Okçuluğ'un Tarihçesi




Ok ve yayı elinize aldığınız an, zaman içinde neredeyse 20 bin yıl öncesine uzanan bir yolculuğa

çıkıyorsunuz demektir. Ok ve yay, ilkel insan topluluklarının hayatta kalma mücadelesinde önemli

bir rol üstlenmekteydi. Bazı araştırmacılar yayın ilk kez 15.000 yıl önce Afrika da kullanıldığını

düşünmektedirler. Bu süreyi 50.000 yıla kadar çıkaran yazarlar varsa da, genel kabul gören

düşünce bunun çok abartılı olduğudur.



Türk Okçuluk Tarihi


Ata Sporu





Türklerin ata sporu olan okçuluk, yüzyıllar boyunca bu geleneksel özelliğini muhafaza etmiş, gerek

tarihimiz içinde, gerekse İslam dininde özel bir yere sahip olmuştur.


Türk tarihinin Orta Asya’ya uzanan derinliklerinde, önceleri bir savaş aracı olarak kullanılan ok ve

yay, ateşli silahların keşfinden sonra, giderek bir spor dalı olarak kültürümüz içindeki yerini almıştır.


Tarihsel belgeler incelendiğinde, Türklerde okçuluğun MÖ 5000 yıllarında başladığı ve okçuluk ile

ilgili ilk kuralların Oğuzlar ile gerçekleştiği görülür.


Oğuzlar’ın Müslümanlığı kabulünden sonra ise daha da gelişen okçuluk, en parlak devrine

Osmanlılar ile ulaşır.




İslamda Okçuluk





Okçuluk, İslam dininde çok önemli bir yer tutmaktadır; öyle ki, adeta yaşamın ayrılmaz bir parçası

olarak kabul edilmiştir. Bizzat Hz. Muhammed de ok atmış, savaşlarında kullanmış ve ok atma

konusunda birçok hadis-i şerif beyan etmiştir. Özellikle, “Evinizdeki kölenize bile ok atmayı

öğretiniz” buyurmaları okçuluğa verilen özel önemin simgesi olmuş; yine bir başka hadislerinde

“Bizim hakkımız gibi, çocukların da bizde hakları vardır, ki o hak, ona yazı yazma ile ok atmayı

öğretmek ve helal miras bırakmaktır” demiştir.



Osmanlı'da Okçuluk






Osmanlılar döneminde, okçuluğu ciddi kurallara bağlayarak yarışma esası içine alan ve tesis kuran

hükümdar Fatih Sultan Mehmet’tir. Her ne kadar Fatih’ten önceki bazı hükümdarların dönemlerinde

çeşitli okçuluk yarışmaları yapılmış ise de, saha ve tesislerin oluşturulması Fatih Sultan Mehmet’in

emri ile başlar. İstanbul’un fethinden hemen sonra, Kasımpaşa semtinde kurulan ve bugün ancak

çok az bir bölümü korunabilmiş olan Ok Meydanı, Fatih’in bu spora verdiği büyük önemin bir

göstergesidir. Fatih’ten sonraki hükümdarların hemen tümü bu sahayı genişletip ilave tesisler

yapmışlar, diğer kentlerde de sahalar kurmuşlardır. Sultan II. Bayezit döneminde bununla da

yetinilmemiş, okçular özel olarak himaye edilmiş, okçuluk malzemeleri imalatı ile uğraşan

sanatkârlar bir araya toplanarak, kendilerine her türlü olanak sağlanmıştır. Hatta bu amaçla,

sanatkârların neredeyse tümü İstanbul’a getirilmiş ve Bayezit Camii’nin arkasına inşa edilen Okçular

Çarşısı’na yerleştirilmişlerdir. 15. ve 16. yüzyıllarda İstanbul’da sayıları 500’ü bulan ok ve yay imal

eden atölye ile özel olarak okçuluk eğitimi yapılan okulların bulunduğu gerçeği dikkate alınacak

olursa, bu spor dalında ne denli zengin bir geçmişe sahip olduğumuz kolayca anlaşılacaktır.



Daha önce de belirtildiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde hükümdar ve sadrazamların birçoğu

okçu idi. Bunların içinde özellikle Sadrazam Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın (1592-1644) okçuluk

tarihi içinde özel bir yeri bulunmaktadır. Kara Mustafa Paşa, sadrazamlığı döneminde okçuluk ile

ilgili bir ferman (kanun) yayınlamıştır. Bugün, aslı Topkapı Müzesi arşivinde bulunan bu ferman, spor

ile ilgili ilk kanun olma özelliğini taşımaktadır. Osmanlı döneminin ünlü okçuları içinde, Tozkoparan

İsmail, Bursalı Şüca gibi isimler en çok bilinenlerdir.Hayvan boynuzu, sinir gibi organik maddeler ve

ahşap malzemenin sentezi ile imal edilen eski Türk yaylarının inanılmaz teknik güçleri, bugün dahi,

okçuluk tekniği ile ilgilenen dünya otoritelerini hayretler içinde bırakmaktadır.

Günümüzün ileri teknolojisi ile üretilen yaylarla 250-300 m mesafeye zorlukla ok atılırken, eski Türk

yayları ile 800-900 metrelere ok atılabilmesi bu hayretin temel nedenini oluşturmaktadır. Okçuluk

tarihimize dikkatle göz atıldığında, Fatih Sultan Mehmet’ten II. Bayezit’a uzanan dönemin ciddi bir

“Planlama Dönemi”, II. Bayezit’ten II. Selim’in ölümüne değin geçen sürenin ise “Gelişme Devri”

olarak değerlendirildiği görülür. Daha sonraki hükümdarlar da okçuluk ile ilgilenmişler, ancak

III. Selim’in tahta geçmesinden II. Mahmut’un ölümüne kadar geçen süre “Yeniden Yükselme Devri”

olarak tarihe geçmiştir. Daha sonra II. Abdülhamid’ten V. Mehmet’in ölümüne kadar geçen süre ise

okçuluğun “Duraklama ve Gerileme Devri” olmuştur, Osmanlı’nın son döneminde ise okçuluk

sanatkârları artık ellerindeki sanatı bırakarak başka işlere yönelmişler, bu işi yürüten kişi sayısı 3-5

kişiyle sınırlı kalmıştır.



Türk-Osmanlı Atış Tekniği



Tarih boyunca her kültür kendi ok atma tekniğini geliştirmiştir. Farklı kültürlerde farklı tekniklerin

ortaya çıkması; o kültürleri yaratan halkların hayati ihtiyaçlarının ve halkların yaşadığı coğrafyanın

farklı olmasındandır. Doğu ve Batı ok atma tekniklerinin farklılığı da aynı sebeptendir.


Orta Asya insanı zor iklim koşullarında, konar-göçer bir yaşam sürmüştür. Bu yaşam tarzında at

binmek, avcılık ve savaş günlük hayatın ayrılmaz birer parçadır. Hayatı at üzerinde geçen göçebe

eğer üzerinde yer, içer, savaşır, avlanır, hatta belki uyur. Yay ise göçebe için atı kadar önemlidir,

hayatta kalmasının bir yoludur. Asya kökenli milletler için tipik olan, at üzerinde her yöne isabetli ok

atabilmeleridir. Bu maharet, yüzlerce yıl boyunca düşmanı en çok korkutan ve savaşların kaderini

belirleyen unsur olmuştur. At üzerinde kullanılacak bir yayın nisbeten kısa, ama bu çetin şartların

gerektirdiği yüksek enerjiye sahip olması gerekmektedir. Bugün bile herkesin hayranlığını toplayan

kompozit yay böyle ortaya çıkmıştır. Kompozit yay ağaç, boynuz, sinir ve tutkaldan oluşan; müthiş

fiziki özelliklere sahip bir silahtır. Birden fazla malzemeden imal edildiği için ileri derecede esnek ve

güçlüdür.





Sonradan bütün Orta Doğuya yayılacak olan kompozit yay ve Doğu okçuluk ekolünün kökeninin

Asya olduğu konusunda fikir birliği vardır. Doğu stili ok atma tekniğinin müslüman halklara geçişi

olasılıkla 8.-10. yüzyıllarda İslam gazileri ile Orta Asya göçebeleri arasındaki askeri, ticari ve

kültürel alışveriş neticesinde olmuştur. Selçukluların atlı okçusunun kullandığı bu teknik sonra

Osmanlının seçkin atlı okçu birlikleri tarafından savaş alanlarında kullanılmaya devam etmiştir.


Osmanlının ok atma tekniği aslında Asya kökenlidir ve geleneksel okçuluk disiplinlerini korumaya

muvaffak olmuş Kore, Moğolistan gibi ülkelerde, ufak tefek farklılıklarla bugün de uygulanmaktadır.


Burada anlatılacak olanlar, tekniğin genel hatlarını çizecek, okuyucuya Türk-Osmanlı ok atma

tekniği konusunda fikir verecektir.




Tekniğin Esasları



Osmanlılarda, diğer bütün Asya kökenli milletlerde olduğu gibi, kiriş (çile) başparmak ile çekilir ve

bırakılırdı. Bu atış tarzı, okun uçuş dinamiği göz önüne alındığında, bugün olimpik hedef

okçuluğunda norm kabul edilen üç parmakla çekişe göre büyük üstünlükler sağlamaktaydı. 19. ve

20 . yüzyıl Avrupa aydınını etkilemiş olan ırkçı fikirler sebebiyle, o dönemin araştırmacıları üç

parmak çekişini, Moğol Çekişi dedikleri başparmak çekişine üstün tutmuşlardır. Gerçekler, 20.

yüzyılın ikinci yarısında yapılan yeni araştırmaların ışığında ortaya çıkmıştır.


Sonradan Orta Doğu da da yaygınlaşan bu stilde okçu başpamağını özel bir yüzük ile korurdu. Bu

yüzük zihgir ya da şast adını alırdı. Pek çok Osmanlı minyatüründe, ok atarken resmedilmiş

padişahların sağ ellerinde görülen zihgirler metal, kemik, boynuz, fildişi ve yarı değerli taşlardan

yapılırdı. Orduda kullanılan zihgirlerin deriden yapıldığı da olurdu.





Bu stili Batılı stilden ayıran diğer iki özellik, okun yayın diğer tarafından (kirişi çeken el tarafı)

atılması ve nisbeten uzun çekiş mesafelerine ulaşılmasıdır. Kirişin tutulması için el özel bir biçimde

kapatılırdı. Buna mandal adı verilirdi. Mandal biçimleri ekollere ve ustalara göre ufak tefek

değişiklikler göstermekle beraber, Osmanlı menzil okçularının temel olarak uyguladıkları mandal

şöyleydi:


Kirişi tutacak elin serçe yüzük ve orta parmakları, el yumruk yapılıyormuş gibi kapatılırdı. Kiriş

okun hemen altından başparmaktaki zihgirin kenarına yerleştirilir, başparmak kıvrılarak ucu orta

parmağa bastırılırdı. Sonra işaret parmak başparmağın tırnağının üzerine kapatılarak el kilitlenirdi .

Atış, işaret ve başparmak hızla açılmak suretiyle yapılırdı.


Bir çok Asya ekolünde kiriş göğsün üst kısmına, köprücük kemiğinin başladığı noktaya kadar

çekilmektedir. Osmanlı kemankeşleri ise kirişi çene civarına ya da kulak memesine kadar

çekerlerdi.



OK YARIŞMALARI VE KÂİDELERİ



Ok atmaya yeni başlayan istîdâtlı kimselere boy, kol, pazu kuvvetine göre yaylar ve oklar verilir. İlk

bakışta pek kolay görülen ok atma aslında güç ve devâmlı ekzersiz isteyen bir iştir.


İstîdât ve kâbilîyetli olup da yarışmalara girmesine izin verilen genç okçuların ellerine yay ve ok

almalarına müsâade edilir. Buna icâzet denir. Bir genç tîrendâz beşyüz metreye kadar ok

atabilmelidir. Okçular kategori olarak beş sınıfa ayrılırlar: 500 cüler, 700 cüler, 900 cüler, 1000 ciler,

ve 1100 cüler. 500 metre mesâfeye atabilenler meydana kabûl edilirler. 700 ve 900 gezi aştıktan

sonra o okçuya meydan şeyhleri tarafından kabza verilir ve yarışlara girme hakkı tanınmış olur. Bu

barajın aşılmış olması meydan hakem ve şeyhlerinin şâhitlikleri ve yeminleriyle tasdîk edilir. Bu yeni

okçu için parlak bir tören yapılır, meydan şeyhlerinin hazır bulundukları bir yarışma düzenlenir,

hürmet olsun diye önce şeyh ve eski taşçılara ok attırılır, sonra duâlar yapılarak genç okçuya başarı

dilenir, o da ok ve yayını öperek başına koyduktan sonra atışa başlar. 1000 ciler yarışmalarda 9 ok,

1100 cüler ise 11 ok atmak hakkına sâhiptirler.


Taş; Diğer Bilgiler...


Bir okçu atış yaptığı yere bir taş diker. Buna ayak taşı denir. Okun düştüğü yere dikilen taşa da ana

taş adı verilir. Okçu ile hedef arasındaki düz hattın sağ tarafına sancak, sol tarafına kabza denir. Ok

hedeften 30 adım sağa veyâ sola düşerse karavana atılmış sayılır. Kılavuz oklar ses çıkaran oklar

olup, havacılara (hakem) düştükleri yeri bu sesle belli ederler. Hedefi aşan okçulara "ok kaçırdı"

denir. Ok sporunda havacılık çok tehlikeli bir meslektir. Hedefin veyâ menzilin hemen etrâfında

bulunan havacılara ok saplandığı görülmüş hâdiselerdendir.


Yaylar kurulduktan sonra meydan görevlilerinden biri yüksek sesle hakemlere bağırarak "Hava

eyle" der. Havacılar da tülbentlere sarılmış küçük taşları havaya atar ve yerlerini belli ederler.

Okçular o yöne yönelir, oklarını atarlar. Okun toprağa saplanışını havacılar iki diz üstüne çöküp

kulaklarını toprağa dayayarak anlarlar.


Toplu hedef atışlarında okçular iki takım hâlinde kümeleşirler. Hangi takımın önce atacağı kur'a ile

belirlenir.


Yeni Taş Dikme


Uzun mesâfe atışlarında, yeni taş diken bir okçu çıkarsa, o okçu için büyük bir tören yapılır. Eğer

pâdişâh meşgûl değilse akşam saray sofrasına dâvet edilir. Yeni taşın tesbît edilmesi için okun

düştüğü yer havacılar tarafından gösterilir. Dört meydan şeyhi ve yarışmada hazır bulunan ihtiyâr

taşçılar hep birlikte oraya gider, gözleriyle görür, tekbîr ve duâlarla oku topraktan çıkarır, Fâtihâ'lar

okurlar, üç İhlâs-ı Şerîf bağışlarlar. Bu duâlar ölmüş taşçıların rûhlarına ithâf edilir. Yeni taş diken

okçu da sağ elini yayın kabzası üzerine kor, tekbîrler bittikten sonra Fâtihâ okunurken, hey'ette

bulunanlar, ellerini okçunun elleri üzerine koyarak yeni taşı tasdîk ederler. Yere saplanan ok

genellikle o okçuyu yetiştiren hoca tarafından topraktan çekilir, etekle silinir ve okçuya verilir. Hoca

yoksa meydandaki en eski taşçı bu işi yapar ve "mübârek ola" diyerek oku sâhibine verir. Meydan

töreni bu kadardır. Ancak yeni taşçı o gün meydanda bulunan okçulara ve meydan şeyhlerine bir

ziyâfet borçlanır. Bu ziyâfet okçunun mâlî durumuna göre yapılır. Eğer okçu yoksulsa durum

pâdişâha arz edilir ve ziyâfeti bizzat pâdişâh verir. Ziyâfetlerin masrafı en az 100 akçadır.




OSMANLI ORDUSU'NDA OK TÂLİMLERİ



Osmanlı Ordusu'nda ok tâlimlerine çok önem verilir. Ok hafifliğine ve görünüşteki sâdeliğine göre

pahalıya mâl olan ve uzun emek isteyen bir mermi gibidir. Asker için bunun bir tekini bile boşa

atmak züldür. Hele savaşlarda bir tek oku bile boşa atmak, Türk okçusu içi afvedilmez bir nefs

cezâsıdır.

Bayram günlerinde, zafer şenliklerinde, pâdişâh düğünlerinde, şehzâde sünnetlerinde düzenlenen

eğlenceler ve yarışmaların çoğu ok üzerinedir. Fâtih'in şehzâdelerinin sünnetinde, nişâncıların bir at

nalını vurup ortadan parçaladıkları, yüksek bir direğin başına asılan bir feneri koşarak ok atmak

sûretiyle indirdikleri, polat levhaları deldikleri, 500 m. uzaklıktan oda penceresi büyüklüğündeki

deliklere (~ 1 m. x 1 m.) ok geçirdikleri, bir dakîkada 90 ok atışı yaptıkları bilinir. Aslında Ordu

içinde bir dakîkada 90 ok atan okçular çoğunluktadır.


Birinci Kosova savaşında zafer okçular sâyesinde elde edilmiş, Fâtih'in Uzun Hasan'la yaptığı

Otlukbeli savaşı da yine Türk okçularının ustalıklarıyla kazanılmıştır.




YARIŞMA ALANI: OKMEYDANI




Bugünkü Okmeydanı Ak Şemseddîn Hoca'nın arzûsuyla ve Fâtih Sultan Mehmed Hân'ın emriyle

düzenlenmiştir. Fetih sırasında Bizans'lılar şehrin küçük büyük bütün putlarını Ayasofya'ya

doldurmuşlardı. Fâtih bunların san'at yapısı olanlarının bir yerde saklanmasını istedi. Bir kısmını

imhâ ettirdi. Taş veyâ ağaçtan yapılmış büyük putların 12 tânesi Okmeydanı'nın muhtelif yerlerine

dikildi. Yeniçeriler bunlara ok atarak nişân tâlimleri yaptılar. Putlara atılan ilk oka "Puta ok" adı

verildi. Bu olaydan sonra nişân atışlarında küşâd edilen ilk oka, kemânkeşler arasında "puta oku"

denilmiştir.


Okmeydanı o çağda köşklük, bağlık, bahçelik idi. Burasının yarış alanı olması kararlaştırıldıktan

sonra Fâtih'in vezîri Fâik Paşa, bağ ve bahçeleri satın aldı. Subaşı Midilli'li Dâvût Beğ'in de

bulunduğu bir mecliste herkesin parası teslîm edildi. Bu istimlâkten sonra meydandaki ağaçlar

kesildi, evler yıkıldı, arâzî düzeltildi. Bir emrî fermân çıkartılarak bu sâhaya bağ, bahçe kurmak, su

kanalı açmak, kuyu kazmak, mevtâ gömmek gibi şeyler kesin olarak yasaklandı. Meydanın bakım

ve gözetimi yeniçeri ağasına verildi.


Târîhçi Ali Efendi'ye göre meydanın hudûdları şöyledir: "Sivrikoz Çardağı yerinden yıldıza doğru

büyük böğürtlene ve incire, Yeniçeri Ağası Karagöz Ağa ile Galata Kadısı'nın diktikleri taşlara, bu

taşlardan Manol Bağı'na, beylik büyük karlıktan Çakılı Tepe'ye, gündoğusunda Helvacı Karlığı'na,

kıbleye doğru Câferâbâd Bahçesi'nin hendeğine, Atıcılar Tekkesi'nin yanındaki yola kadar olan

saha."

O zamanki bâzı işâretler bugün kalmadığından veyâ isimleri değiştiğinden bugün

meydanının nereden başlayıp nerede bittiğini bilmek mümkün değildir. Bu arâzî bugünkü ölçülerle

yaklaşık 400 dönüm (400000 m.²) civârında olmalıdır.



Okmeydanı Yarış Alanının Yönetimi


Okmeydanı'nın yarış alanının kendine has bir idâre şekli vardır. Okçuluk Türk'lerde ordulararası bir

yarışma şeklini almıştır. Bu durumda da yarışmaların bir düzen ve kâide içinde yapılması

mecbûriyeti doğmuştur. Bu düzenlemeler kısaca şöyledir:


Okmeydanı'nı yönetenler dört kişidirler:


1- Kemânkeşler şeyhi


2- Atıcıbaşı


3- Baş hakem


4- Meydanın dâhilî işlerine bakan şeyh


Bu dört şeyhin emrinde 6şar kişi vardır. Ayrıca havacılar denen ve okların düştüğü yeri tesbît eden

bir kadro da bulunur. Bunlardan başka meydanın bakım ve temizliği için 17 levent ayrılmıştır. Başta

bulunan dört şeyh müşterek kararlarıyla yeniçeri ağasından sonra en çok selâhîyet sâhibi

kimselerdir. Bunlar kahramanlıkta, okçulukta, ilim ve fende ileri gitmiş pâdişâha yakın kişilerdir.

Saraya ve sofraya serbest girip oturabilirler. Yarışçılar arasındaki münâkaşa ve anlaşmazlıkları

hallederler ve verdikleri karar pâdişâh tarafından dahi bozulmaz. Bu dört şeyh aynı zamanda taş

dikmiş olan kimselerdir. Meydan usûl ve âdetlerine uymayan pehlivanlara evvelâ kemankeşler

şeyhinin dışındaki üç şeyh ihtârda bulunurlar. Okçu bu ihtâra rağmen uslanmazsa vazîyet meydan

kemankeşler şeyhine arz edilir, o da bir nasîhatta bulunur. Eğer kabâhat yine tekerrür ederse bu

dört şeyh toplanır, suçluyu çağırır, kendisine, "Bizimle oturma..." diyerek onu meydandan kovarlar.

Meydandan kovulan okçu bir daha yarışlara giremez, meydan sâhası içinde yay kullanamaz.

Ancak o pehlivan kabâhatini i'tirâf, meydan kâidelerine uyacağına dâir yemîn eder, dört şeyhin elini

öper, şeyhler de onu afvederlerse bu kere yay üzerine yemîn eder, yayı öpüp başına kor ve böylece

yeniden meydana dönebilir.




OK VE YAYIN DİLİMİZE KAZANDIRDIĞI TERİMLER



Ok ve yayın dilimize kazandırdığı, bugün dahi anlamını bilmediğimiz hâlde kullandığımız üç terim

vardır. Bunlar,


1- İki dirhem bir çekirdek = Abartılı bir giyimi ve bir yürüyüşü olan kasıntı kimse...


2- Kepâze = Utanılacak bir fiilde bulunan kimse...


3- Çile çekmek = Zor bir işi becerirken eziyet görmek, yapılan bir hatâdan ötürü vicdân azâbı

duymak...


Bu terimlerin asıl anlamları ise şöyledir :


1-İki dirhem bir çekirdek = Aslında altın tartısıdır. Fakat aynı zamanda okların da tartısı olmuştur.


2-Kepâze = Sert yarış yaylarından çok daha kolay çekilebilen hattâ 5 yaşındaki çocukların bile

çekebilecekleri hâle gelmiş yaylara verilen addır. Bu yaylar yalnız idmanda kullanılır. Kolların

kuvvetini sağlasın diye okçular, her sabah bu kepâze denilen yayı 100 ilâ 200 kere çekerek idman

yapar, daha sonra sert yaya geçerler. Yayın böylece çekilip bırakılması zamân içinde kepâze

sözünün halk dilinde istihzâ makâmında kullanılmasına yol açmıştır.


3-Çile çekmek = Yayın çilesini çekmek... Çile çekmek sabır isteyen bir iş olduğundan bu mânâda

kullanılagelmiştir.



Cumhuriyet Dönemi



Cumhuriyet dönemiyle birlikte, 1923-1937 yılları arasında, eski Türk okçularının ailelerinden gelen üç

beş kişi, aralarına hevesli gençleri de alarak, İstanbul’un çeşitli semtlerinde ok atışları yapmışlar ve

geleneksel sporumuzu yürütmeye çalışmışlardır. Türk okçuluk tarihinin efsanevi ismi Tozkoparan’ın

ikinci kuşak torunları olan İbrahim ve Bekir Özok ile, Türk okçuluğuna ilk kitabı armağan eden

Mustafa Kani’nin torunu Vakkas Okatan, bu spora yakın ilgi duyan Prof. Necmettin Okyay, Hafız

Kemal Gürses ve yine o devrin Beyoğlu Vakıflar Müdürü ve Milli Sporlar Federasyonu Başkanı Baki

Kunter’in girişimleri sonucu kurulan Okspor Kurumu adındaki kulüp, Cumhuriyet dönemimizin ilk

ciddi adımı olmuştur. İstanbul Beyoğlu Halkevi’nde, Ulu Önder Atatürk’ün direktifleri ile, milli

sporumuz okçuluğu yeniden canlandırmak amacıyla 1937 yılında kurulan bu kulüp, Atatürk’ün

ölümünden sonra himayesiz kalarak dağılmıştır. İlk bayan okçumuz olan Betül Diker (Or), o yıl

yapılan 19 Mayıs gösterilerindeki atışları ile Atatürk’ün dikkatini çekmiş ve Ulu Önder, Halim Baki

Kunter’e “Bu kız ile ilgilenin!” talimatını vermiştir.